10 Mayıs 2013 Cuma

"Ev Terbiyesi""

Mert'in pedagogu "konuşma başlayınca düşünme başlar" demişti. Haklıydı da... Mert büyüdü, büyüdükçe kelimeler arttı, çenesi açıldı, kafası açıldı :) Gün itibariyle ise ben kendimi çok merak edilen ve kafalara takılan bir sorunun cevabına vakıf olmuş hissediyorum: Çocuğa kendi işini görmeyi - ayakkabılarını dolaptan getirmesi, su içtiği bardağı mutfağa götürmesi vb. - ne zaman öğretebiliriz? Cevabı : Kullandığı kelimelerin sayısı bir kenara not edemeyeceğiniz kadar çoğaldığı zaman :) Biz "ev  terbiyesi" çalışmalarına başladık. Darısı sizlerin başına;)

21 Nisan 2013 Pazar

"Çocuklar Gülsün diye!"

Bir yazı okudum az önce Facebook'ta. Doğan Cüceloğlu imzalı ama eğri midir, doğru mudur bilemem. Daha önce de okumuştum ama yine okudum, iyi geldi. Böyle hikayeler çok ütopik geliyor bazen çünkü o kadar yorgunuz ki hayatın her anını dolu dolu, mutlu mutlu yaşamaya... Ama yine de ilham kaynağıdır, yön haritasıdır, doğru yaklaşımdır diye paylaşmak istiyorum: 

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.
Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!


                 Doğan CÜCELOĞLU

22 Mart 2013 Cuma

Oğlum Büyümüş...

Memlekete uçak yolculuğu için bilet aldım bugün. Benim oğlum ne kadar da büyümüş; artık uçakta kendine ait bir koltuğu olacak. Hiç gözümde canlanmıyor şimdilik ama neyse...

Büyüdüğü için sevinmek ama bir yandan da uzaklaşan birşeyler için üzülmek?? Her yaşının, her anının tadını doya doya çıkarmalı... 

13 Mart 2013 Çarşamba

Tavsiye Ederim, Okuyunuz!



Devir  teknoloji devri.. Değerlerin değiştiği, insanın bireyselleşmesinin makbul olduğu, her anlamda insanlar arası yarışın desteklendiği, duygusallığın acizlik, duygulardan derinlemesine konuşmanın sıkıcı bulunduğu, markaların ön planda, sanal ortamlarda arkadaşlıkların revaçta olduğu bir devirde yaşıyoruz. Zamana ayak uydurabilmek için anne babalar koşuyor, farkında bile olmadan değişen bu değerleri içlerine sindirip yaşam biçimleri haline getiriyorlar. Bütün bu koşuşturmaca içinde çocuklar ve onları yetiştirme şekilleri de nasiplerini alıyor. Çocuk doğar doğmaz ?belki de daha öncesinde- onunla ilgili planlar kafalarda oluşuyor. Ata mı binse, baleye mi gitse yoksa piyano mu çalsa acaba?? Hangi yuvaya, sonra da hangi özel okula gitse? Hatta belki de hayallere dalmaya başlanıyor ?sonra da yurt dışında master?ını nerede yapsa??....


Çocuğun ?anne babaların belirlediği? amaçlara ulaşması için akıllı olması gerek tabi. Bunun için araştırılıyor, çocuğun zekası nasıl geliştirilebilir diye. Ortalıkta zeka geliştirdiğine inanılan ne kadar oyuncak varsa satın alınıyor. E tabi bütün bu hedeflere ulaşabilmek için para kazanmak gerek, hem de çok. Çocuğun geleceğini hazırlamak uğruna gece gündüz çalışılıyor. Eve yorgun argın geliniyor, çocukla ilgilenmeye vakit ve enerji bile kalmamış, bazen uyumadan onu görebilmek bile mümkün olamıyor. Böyle bir senaryoda sadece çocuk değil, anne babalar da zararlı çıkıyor. Çocuklar için önlerinde, hırs ve yarışın değerli olduğu mekanik bir dünya; anne babanın ise ?niye çocuk yaptıklarını bile hatırlayamadıkları?, bir çocuk sahibi olmanın gerçek tatlarına varamadan çocukların büyüdüğü bir hayat...
Peki kötü birşey mi çocuğu baleye göndermek, piyano dersi aldırmak? İmkanlar elverdiğince çocuğa fırsatlar sunmak elbetteki kötü olamaz. Fakat bunları yaparken aslında bunu kimin istediğini, bizim kafamızdaki çocuk imajına uysun diye çocuğumuzu kenarından köşesinden törpülemeye çalışırken asıl çocuğumuzun kim olduğunu, onun bireysel kişilik özelliklerini ve asıl kendi isteklerini kaçırıp kaçırmadığımızı farkedelim. Kafamızdaki çocuğu bir kenara bırakıp kendi çocugumuzu oldugu gibi kabul edebiliyor muyuz,  bunu sorgulayalım.
Çocuğu olmadığı birşey yapmaya çalışmak onun ruhuna zarar verir. Kendi anne babası tarafından kabul görmediğini hisseden bir çocuğun özgüveni örselenir. Kendini orataya koymakta, isteklerini ifade etmekte zorlanır. Anne babasıyla ilişkisinde olduğu gibi, hayatta hep başkalarının istediği gibi biri olması gerektiği, ancak böyle olduğunda kabul görüp sevilmeye değer bulunacağı duygusu gelir içine yerleşir. Çocuklar ?sadece kendileri? oldukları için anne babalarının onları seveceğinden emin olduklarında hayatta kendiyle barışık, rahat, özgüven sahibi olmanın ilk adımlarını atmış olurlar.
Oyuncaklara gelince; keyfi iki günde tüketilen bütün bu görsel ve mekanik materyallere gerçekten ihtiyacı var mı çocuğumuzun acaba? Yoksa onun bütün ihtiyacı yerde el ele, kucak kucağa yapılan bir sohbetteki iletişimin samimiyetini ve sıcaklığını hissedebilmek midir? Bir kap, bir de kaşık bebeğine yemek yedirmek, puftan yapılmış bir sahnede iki bez kuklayı konuşturmak, iki sopayı at yapıp birlikte evin içinde koşturmak.... aslında bu kadar yalındır çocuk. Gözünün içine bakmayı, ruhuna değmeyi bilmek, istemek gerek.

Bihter Mutlu Gencer
Psikolog

kaynak : http://www.ntvmsnbc.com/id/25428490/




7 Mart 2013 Perşembe

Mert'in Favori Kitapları

Minik Arkadaşım Serisi
( Tırtıl Kitap)


Bebek Koala Serisi
(Mandolin)

Şimdilik sadece bir tanesi...



Şu anda uyku öncesi bunları okuyoruz...

Bunların haricinde, karıştırmayı sevdiğimiz kitaplar da şunlar:

Vücudum
(Mikado)

Sevgili müdüremiz Zeynep Hanım'ın yılbaşı hediyesi :)

 

Hareketli Park 
(İş Bankası Kültür Yayınları)

Bu serinin diğer kitaplarından bazılarını 2 yaşından önce parçalamıştı, şimdi de bunun üzerinde çalışıyor çünkü bu kitap eline yeni geçti :))


Hayvan Masalları
( Remzi Kitabevi)

Bu kitap ikiz kuzenlerimiz Ayşe ve Zeynep'ten kalma ama şu anda sadece resimlerine bakmak için kullanıyoruz, masallar çok uzun... 


Deniz Kıyısında ve Karlı Bir Gün 
(Tübitak)


 

Şekilleri Seviyorum 
( Mandolin)

Teyzemizin hediye ettiği bu kitapla şekilleri öğrendik :)


1 Mart 2013 Cuma

ARA ÖĞÜN ALTERNATİFLERİ : DEREOTLU KEK

Malzemeler:
- 3 yumurta ( oda sıcaklığında)
- 1 su bardağı rende/ezme beyaz peynir ( tarifin aslında bir bu kadar da  kaşar peyniri de var ama ben kullanmıyorum)
-1 tutam dereotu ( zevkinize göre)
-Kabartma tozu ( kullanmak istemeyenler için bir çay kaşığı karbonat)
-1 çay bardağı soğuk süt
-1 çay kaşığı tuz ( bunu peynirizin tuzuna göre ayarlayabilirsiniz)
-1 çay bardağı sıvı yağ ( ben fındıkyağı kullanıyorum - - peynirlerinizin yağı azsa biraz daha ekleyebilirsiniz)
-Un

Yapılışı:
Yumurta,süt ve yağ tel ile karıştırılır.
Dereotı ve peynirler katılıp kaşıkla devam edilir.
Tuz, kabartma tozu ve un katılır.
30-40 dk. kek ayarında pişirilir.

NOT: Öyle kelli felli bir kek beklemeyin. Peynir yüzünden biraz basık oluyor. En kısa zamanda fotoğraf da ekleyeceğim.

Afiyetler olsun!


19 Şubat 2013 Salı

ARA ÖĞÜN ALTERNATİFLERİ : GALETA







Malzemeler: 
1 su bardağı sıvıyağ ( ben fındıkyağı kullanıyorum- sıvıyağınızı buzdolabında tutuyorsanız önce biraz ılıtmakta fayda var)
¾ su bardağı ılık su
1 paket instant maya ( tarifin aslı 40 gr yaşmaya şeklinde)
4 su bardağı un ( 1 bardağını tam buğday unu koyuyorum)
1 çorba kaşığı şeker ( esmer şeker kullanacaksanız önce şunu okumanızı tavsiye ederim)
1 tatlı kaşığına yakın tuz

Kabın içerisine unu koydum yalnız önce 3 bardak koydum, son bardağı hamura göre yavaş yavaş ekledim yoksa yedirmek zor oluyor.  Tüm malzemeleri ortasına koydum ve yavaş yavaş ununu katarak hepsini karıştırdım ve tarifteki deyimiyle “özlü bir hamur” elde ettim.  Kabın üzerine streç film ile kapladım ve 50 derece yakın ısıttığım fırında 40 dakika beklettim. Sonra hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp parmaktan biraz daha kalın şekilde yuvarlak çubuklar yaptım. Bitince üstünü örtüp yeniden 20 dakika beklettim ve önceden ısıtılmış 190 derece fırına sürdüm. Üstleri pembeleşinceye kadar pişti.  Tarifin aslında galetaların üzerinde susam var ama ben kullanmadım. Bazılarının içine ezilmiş beyaz peynir ekledim. Üstlerine de çörek otu koydum, tavsiye ederim Kıtır olması için pişer pişmez fırından çıkartılması gerekiyor.

NOT : Zeytinyağı ile denedim ama olmadı. İlk gün anlaşılmadı ama ikinci gün çok yumuşadı. 

Afiyetler Olsun!

ARA ÖĞÜN ALTERNATİFLERİ : Havuçlu Cevizli Cupcake







Malzemeler:
2 kupa beyaz un ( tam buğday unu ile denemedim)
2 kupa toz şeker ( esmer şeker kullanacaksanız önce şunu okumanızı tavsiye ederim.)
2 tatlı kaşığı tarçın
4 yumurta ( yumurtalar oda sıcaklığında olmalı)
Kabartma tozu ( 1 çay kaşığı karbonat da kullanılabilir)
1 kupa sıvı yağ ( ben fındıkyağı kullanıyorum)
4 kupa havuç
1 kupa ceviz

Tüm malzemeleri klasik kek formatında çırpıp en son havuç ve cevizi ekledim, kaşıkla karıştırdım. Hamuru bekletmeden dondurma kaşığı ile kaplara koydum ( 1 kaba 1 dondurma kaşığı). 180 derece fırında 15-20 dk kadar pişti.  Pişince hemen çıkardım.
Havuç , ceviz ve tarçını zevkinize göre ayarlayabilirsiniz. Ben tarçını ve cevizi aynı ölçüde, havucu daha az koydum.
Ben bunları yeğenimin dişbuğdayı partisi için yapmıştım o yüzden fotoğrafta üzerinde krem şanti ve süsleme var. Oğluma yaparkense sade yapıyorum. 

Not: Cupcake kalıpları için IKEA'yı tavsiye ederim. Marketlerde satılan kalıplar çok ince, kekin şeklini bozuyor. Beyaz ve kalın olan pastacı kalıplarından bulamadım :(

Afiyetler Olsun!

18 Şubat 2013 Pazartesi

Annelere tavsiyemdir; çocuk yetiştirme ile ilgili birşeyler anlatırken, yeni anne olduğunuz zamanları hatırlayın. O size yazılı kanunlardan bahsedermiş gibi konuşanlara sinir olmuyor muydunuz???

"Sesini Keşfeden Çocuk" ... Sinemalarda...

"Sesini Keşfeden Çocuk" ...
Evet geç oldu ama Mert çığlık atabildiğini yeni keşfetti ve bu yeni yeteneğini her fırsatta kullanıyor:) Şimdilik çok eğlenceli ama ilerleyen günlerde durumu yeniden değerlendireceğiz :)

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kar Olimpiyatları

Kar nedeni ile evde kalan çocuğu eğlendirmek, oyalamak için deveye hendek atlatma olimpiyatları başlamıştır... Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim...

25 Aralık 2012 Salı

Mert'e Neden Şeker Yok??


Mert'e şeker vermemekle ilgili prensibim iki senedir sürekli insanlar tarafından sorgulanır durur. Tıbbi sebepler ile ikna edemediğim sevgili akraba ve dostlarımı bir de aşağıdaki bilgiler ışığında düşünmeye davet ediyorum.
"Bir yaşında bir bebeğin mama üzerinden de olsa çikolatayla tanışmasının ne zararı var? Bunu, diyetisyen Yasemin Serintürk şöyle anlatıyor:
Çocuklar, ne yiyeceklerine kendi kendileri karar verme yaşına gelinceye kadar, ebeveynlerin çocuğun beslenme alışkanlıklarını oluşturmak için süresi var. Sonrasında çabalamak genellikle sonuçsuz kalıyor. Damak tadı denilen şey, neler yediğinize bağlı olarak şekillenir. Damak tadınızı ne kadar fazla seçenekle zenginleştirirseniz bir süre sonra tatmin olmanız o kadar zorlaşır. Azla yetinmek, damak tadını olduğu çıtadan daha yukarıdaki çıtaya taşımamak için en geçerli yöntemdir. Sürekli et tüketen birisinin, sebze yemekten hoşlanmaması ya da sebze yediği zaman doymadığını söylemesi, damak tadını bu yönde oluşturmuş olmasındandır. Veya çayı şekersiz tüketmeye alışkın birisinin, katiyetle şekerli çay içememesi de aynı sebeptendir. Bu durum çocuklar içinde değişmez. Canı tatlı istediği zaman çikolata, kek, kurabiye, pasta veya şeker yemeye alışkın bir çocuk, tabiiki de meyve yediği zaman tatlı yemiş gibi hissetmez. Dolayısıyla da canı şekerli bir şey yemek istediğinde, meyve tüketmek aklına bile gelmez. Çünkü bu çocuğa tatlı tadı, yoğun şeker içeren yiyecekler ile kodlanmıştır. Tam tersine alıştırılmış bir çocuk ise, koca bir dilim pasta yemek yerine bir iki tane meyve yemeği tercih eder.
Kısacası, bir yaşındaki bir bebeğe çikolatalı mama verirseniz onun damak tadı çıtasını yükselteceğiniz ve onu yoğun şeker tadına alıştıracağınız için, ilerleyen yaşlarda meyve, kuru yemiş gibi besinlerden alacağı şeker ona yetmeyeceğinden çikolata üzerinden şeker tüketmeye alıştırmış olursunuz."
Bu arada Mert'in şeker yasağı 2 yaş itibariyle kalkmış olabilir ama ben yine de onu beyaz şekerden uzak tutmak için elimden geleni yapacağım...


Yukarıdaki metin blogcuanne'den alınmıştır:  http://blogcuanne.com/2012/12/25/gereksiz-urun-duyarsiz-pazarlama/


11 Aralık 2012 Salı

Öpücük!!

Evladı tarafından öpülmek ne güzel şeymiş. 2 yaşına 10 kala ilk gerçek öpücüğümü aldım nihayet :))) Darısı babamızın başına.  

7 Aralık 2012 Cuma

Çocuklara Nasıl Kitap Okunur?

Esra Sert çok güzel anlatmış :



Şu yaşınıza geldiniz bir kere bile yüksek sesle bir metin okumadınız. Hele ki dinleyicinin ilgisini ayakta tutmak için hiç mi uğraşmadınız. Ama şimdi hayatınızın performansı ile karşı karşıyasınız. İki minik göz size dikilmiş, iki küçük kulak duyacaklarını bekliyor. Hebele gübele, monoton, sıkıcı bir okuma ile iyi bir performans arasındaki fark çocuğunuzun kitaplarla arasında kurduğu bağda belirleyici olacak. O zaman kolları sıvayın, kitap okuma sanatı dersimiz başlıyor.

‘’Evim noyut odaaaa, bakla sofaaaa’’...
Malum Ladin kitap kurdu. Bu durum canıma okuyor. Zira kitaplar oku oku bitmiyor. 10 tane okusan 11’nciyi istiyor. Bir süre sonra dilim damağım kuruyor. Arada evde  eş dost varken, elinde kitap çıkageliyor. ‘’Biz okuyalım’’ tekliflerini ne yazık ki reddediyor, ayağını yere vurup tutturuyor: ‘’ Hayıy annem okusun’’ Çocuk haklı. İnsanlar genelde çocuklara kitap okumak konusunda çok becerikli değiller. İşte size çocuğunuzu kurmacanın büyülü dünyası ile tanıştırmak için bir kaç ip ucu.
  • Belli bir yaşın altındaki bazı çocuklar kitap okunmasından hoşlanmıyor. Bunun yerine kitaptaki resimleri interaktif olarak anlatın.
  • Yüksek sesle okunması kolay, kulağa hoş gelen kitaplar seçin.
  • Kitabı çocuğunuzun hatırı için bitse de gitsek diye okumayın. Çocuğa kitap okumak bir tür oyunculuktur sizin için de çok zevkli olabilir.
  • Hikayenin içine girin, ne okuduğunuzu fark etmeden önünüzdeki yazıları okuyup geçmeyin.
  • Eğer tekliyorsanız, çok yavaş okuyun.
  • Sesinizi kullanın. Tonlama yapın. Melodi katın. Bazı kelimeleri uzata uzata bazı kelimeleri ya da bölümleri yerine göre yüksek sesle ya da hızlı hızlı okuyun. Durmanız gereken yerlerde küçük esler verin. Gerçekten hikayenin içine girerseniz bunu rahatlıkla yaparsınız.
  • Kasabanın en Şık Devi Kitabı’nda; ”aman pantolonu düşüyor bu dev fena üşüyor! ” cümlesini bir anda öyle yüksek sesle ve tekerleme tadında okuruz ki Lado buna bayılır. Gün içinde bu cümleyi kendi kendine tekrarlar duru. Hatta bazen ‘’Amaaaa...’’ diye sufle veririm hemen cümleyi kikirdeyerek tamamlar. 
  • Mimik ve sesler kullanın. Şaşırılacak yerde şaşırın, sevinilecek yerde sevinin.
  • Gözünüzü sürekli kitapta tutmayın, çocuğunuzla göz ve ten teması kurun.
  • Her kitabın belli bir yerinde küçük şakalarınız olabilir. Bir köpek koklaya koklaya bir şey arıyorsa, hikayenin akışını kesmeden o köpek olup muzipçe onu koklayabilirsiniz. Kikirdemenin biri bin para olacaktır.
  • Hikayede kapı çalınıyorsa, ta tak diye dolabın kapağına vurabilirsiniz. Rüzgar esiyorsa, nefesini suratına üfleyebilirsiniz. Bu tür efekt fırsatlarını hiç kaçırmayın.
  • Çocuk kitap okuma işinin pasif bir unsuru değildir. Son derece aktif dinler. Kitapta bir soru soruluyorsa, okuma akışını kesmeye bile gerek kalmadan bu soru ona sorulmuş gibi yapabilirsiniz. Coşkulu bir ‘’evetttttttt’’ ya da ‘’hayırrrr’’ cevabı almanız işten bile değildir.
  • Size bir soru sormuyorsa hikayeyi kesip, konuyu anlaması için açıklamalarda bulunmayın. Çocukların anlama kapasitesi sandığımızdan daha fazla.
  • Sorular soruyorsa, karakterler ve olaylar üzerine onunla konuşun. Ama net, kısa açıklayıcı ve tanımlayıcı cevaplar vermeyin. Onun hikayeyi algılama şeklini şekillendirmeyin.
  • Kitapları defaten okuduktan sonra, okumanız ciddi anlamda gelişir.
  • Çocuklar kitapları hemen ezberlerler. Bazı cümleleri onun tamamlamasına izin verin. Mesela ben; ‘’Aysel Hanım yerdeki su birikintisine baktı’’ der dururum. Lado hemen atlar; ‘’seni gidi yaramaz!’’ Hatta bazı kitaplarda her sayfadaki ilk cümleyi okuyorum, gerisini ezberden o söylüyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25397797/

Esra Sert
Acemi Anne
ntvmsnbc
Güncelleme: 17:28 TSİ 26 Kasım. 2012 Pazartesi

Gündem Dışı Yazılar : Görüşelim

Bazı arkadaşlar, tanıdıklar vardır hani yıllar geçer görüşemezsiniz. Seversiniz aslında, beraber güzel zaman geçireceğinizi de bilirsiniz ama öyle takılıp kalmıştır havada buluşmalarınız çünkü "görüşelim" denmiştir. Görüşelim çok açık uçlu bir kelimedir. Ne zaman görüşelim? Kim kimden haber beklesin? Nerede görüşelim?... Öyle "Ben sıramı savdım. Görüşelim dedim. Gerisini sen düşün" yapılmasın lütfen.
(Planlanmış ancak o veya bu nedenden gerçekleşememiş ve öyle askıya alınmış buluşmaları kastetmiyorum.)

Sonuç olarak kimse bana görüşelim demesin. Gerçekten görüşmek isteyen gün-yer-saat versin, size geliyorum desin, sen gel desin,... ama somut birşeyler söylesin lütfen.... Eskiden böyle bir diyalog geçtiğinde, biri görüşelim dediğinde kendimi sorumlu hissederdim, üzerime sıkıntı olurdu aramam gereken (!) kişiyi aramamak/arayamamak ama artık akıllandım. Topu bana atıp kaçanlara geri pas vermiyorum, vermeyeceğim.

Not: Aynı şey "Aramıyorsun hiç!" diyenler için de geçerlidir. "Sen aradın mı hiç?"diye soruyorum ben de cevaben artık... 

9 Ekim 2012 Salı

Mert Büyüyor...

Önce sandalyelerin altından yuvarlanarak geçiyordu, sonra emekleyerek sandalyeleri oynatmaya başladı ve sonra masanın altında gezmeye... Ne zaman ki boyu masanın altı için uzun geldi sandalyelere, oradan da masaya çıkmaya başladı.
Önce elektrik anahtarına uzanmak için kucağımıza gelmek istiyordu. Sonra ancak aşağıya indirecek kadar uzanıp anne babayı banyoda ışıksız bıraktı. Şimdi istediği zaman yakıyor, istediği zaman söndürüyor.

Mert büyüyor ve bu küçük değişikliklerle birlikte tüm hayatımız değişiyor. ( Tabi büyüdükçe tehlike potansiyeli de büyüyor...) Peki bundan sonra nasıl olacak diye heyecanla bekliyorum...:)

11 Eylül 2012 Salı

Güzel Güzel Bilgiler... 1. Bölüm


İşin ehli insanlardan çocuk gelişimi ile ilgili birinci elden bilgiler almaya başladım. Sizlerle de kısa kısa her hafta paylaşabileceğimi düşündüm. Mert şu anda 20 ayını bitirmiş durumda ve yazdığım şeyleri buna göre değerlendirin lütfen. 


  • Çocuk oynarken her yere bir oyuncak saçılı olması iyi birşey değilmiş meğer. Bizler nasıl olsa dağılacak diye toplamayız bir süre ama toplamak lazımmış. Mümkünse çocukla birlikte. Sebebi de çocuk bir oyuncakla oynarken etraftaki diğer uyaranları yok edip konsantrasyon seviyesini yükseltebilmek. ( Tabi sürekli çocuğun başında durup oyuncakları toplamak gibi bir işe de girişmemeli :)))
  • Eğer 20 aylık bir çocuk annesini bırakmak istemezse ( oyun grubu, vb ortamlarda) zorlamamak lazımmış. Çünkü çocuk annesinin hemen gelebilecek bir uzaklıkta vs olduğunu anlayamazmış. Yani, kapıdan çıkan anne ( ebeveyn) çocuk için 'yok' demek. Bu 3 yaşına kadar sürebilirmiş. 
  • İstediği şeyi parmak ile işaret etmesi çok önemliymiş. Bu daha sonra geliştireceği birçok yeteneğin temeli olan bir hareketmiş.
  • Bu ay grubu çocukların yeni birini gördüklerinde annelerine yapışmaları çok doğal ve kendilerinden beklenen bir hareketmiş. 
Aklıma geldikçe, yeni şeyler öğrendikçe ve Mert'ten fırsat buldukça yazacağım... Sevgiler. 

6 Eylül 2012 Perşembe

Keşke...

Keşke Mert doğmadan görseydim bu yatağı.. Markası Babybay... Süper!

16 Ağustos 2012 Perşembe

"Anne"

Ve nihayet bugün tertemiz bir "Anne" duyduk! Aylarca "baba" ya da "aba"diye çağrıldıktan sonra çok iyi geldi doğrusu :))